Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı! Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş.. Aman karanlığı görmesin gözüm! Beyaz perdeleri, ger yavaş yavaş.
Sıla burcu burcu.. İlle ocağım!.. Çoluk çocuk hasretinde kucağım.. Sana her şeyimi anlatacağım, Otur baş ucuma, sor yavaş yavaş.
Güç bela bir bilet aldım gişeden; Yolculuk başladı Haydarpaşa'dan! Hancı n'olur, elindeki şişeden, Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş! Ben o gece, hem ağladım, hem içtim, İki gün, diyardan diyara uçtum. Kayseri yolundan, Niğde'yi geçtim; Uzaktan göründü, Bor yavaş yavaş.. Garibim; her taraf bana yabancı, Dertliyim; çekinme, doldur be hancı! İlk önce kımıldar hafif bir sancı; Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş.. Bende bir resmi var, yarısı yırtık, On yıldır evimin kapısı örtük! Garip, bir de sarhoş oldu mu artık; Bütün sırlarını der yavaş yavaş.. İşte hancı! Ben, her zaman böyleyim, Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim. Kaldır artık, boş kadehi neyleyim, Şu bizim hesabı, gör yavaş yavaş... Bekir Sıtkı Erdoğan( 1926 - ?? )
____________________________________________________________________________
HAN DUVARLARI Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı Bir dakika araba yerinde durakladı. Neden sonra altımda sarsıldı demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar... Gidiyordum,gurbeti gönlümde duya duya, Ulukışla yolundan orta anadolu'ya. İlk sevgiye benzeyen ilk acı,ilk ayrılık. Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı... Arkada zincirlenen yüksek toros dağları, Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, Sonra dönen,dönerken inleyen tekerlekler... Ellerim takılırken rüzgarların saçına, Asıldı arabamız bir dağın yamacına. Her tarafta yükseklik,her tarafta ıssızlık, Yalınız arabacının dudağında bir ıslık. Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar, Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar. Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu, Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu. Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince, Son yokuş noktasında düzlüğe çevrilince. Nihayetsiz bir ova sararttı benzimizi, Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi. Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine, Yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine, Ne civarda bir köy var, ne bir köyün hayali, Sonun ademdir diyor insana yolun hali. Ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan, Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor... Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine Uzanmışım, kalmışım yaylının şiltesine. Bir sarsıntı..uyandım uzun süren uykudan, Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. Karşıda hisar gibi niğde yükseliyordu, Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu. Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri, Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri. Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya, Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı, Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı. Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor. Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı, Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı. Gitgide bir ayet gibi derinleştiler, Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler... Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı. Fani bir iz bırakmış burada yatmışsa kimler, Aygın baygın maniler, açık saçık resimler... Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı, Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı. Ben garip çizgilerle uğraşırken baş başa Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa: On yıl var ayrıyım kına dağından Baba ocağından yar kucağından Bir çiçek dermeden sevgi bağından Huduttan hududa atılmışım ben Altında da bir tarih: sekiz mart otuz yedi... Gözüm imza yerinde başka isim görmedi. Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş Ne hudut kaldı bu gün, ne askerlik ne savaş; Araya gitti diye içlenme baharına, Huduttan gördüğün şan yetişir yarına... Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk, Soğuk bir mart sabahı, buz tutuyor her soluk. Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri, Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri. Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor... Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar. Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz , gitgide, İki dağ arasında boğulan bir geçide. Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden, Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden: Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, Önümdeki arazi örtüldü şimdi karla. Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu, Burada son fırtına son dalı kırıyordu. Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla, Savrulmaya başladı karlar etrafımızda. Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü, Kar değil gökyüzünden yağan beyaz bir ölümdü.. Gönlümde can verirken köye varmak emeli, Arabacı haykırdı: "İşte araplı beli " Tanrı yardımcı olsun gayri yolda kalana, Biz menzile vararak atları çektik hana. Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş. Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor, Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor... Gözlerime Çökerken Ağır Uyku Sisleri Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri. Bu Akisle duvarda çizgiler beliriyor, Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor. Gönlümü çekse de yarimin hayali Aşmaya kudretim yetmez cibali Yolcuyum bir yaprak misali Rüzgarın önüne katılmışım ben Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı, Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı... Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde. Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık, Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık. Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım, Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım: Garibim namıma kerem diyorlar Aslımı el almış harem diyorlar Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı şeyhoğlu satılmışım ben Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında, Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında. Ey maraşlı şeyhoğlu, evliyalar adağı, Bahtına lanet olsun aşamadınsa bu dağı. Az değil senin gibi yurduna, Post verenler yabanın hayduduna, kurduna... Arabamız tutarken erciyes'in yolunu: "Hancı, dedim ,bildin mi maraşlı şeyhoğlu'nu? " Gözleri uzun uzun burkulu kaldı bende, Dedi: - Hana sağ indi, ölü çıktı geçende. Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti, Bizim garip şeyhoğlu buradan geçmemişti... Gönlümü maraşlının yaktı kara haberi. Aradan yıllar geçti, işte o günden beri, Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim. Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim. Hey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar, Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar. Ey garip çizgilerle dolu han duvarları, Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları... Faruk Nafiz Çamlıbel
|